İnsan bilmek zorundaydı.

Bu zorunluluk; insanı devamlı araştırmaya, incelemeye, düşünmeye, çalışmaya zorladı. Bu da bizim insan olarak varlık nedenimizdir.
Merak, bilmeyi zorluyordu. Bu, öylesine bir zorlamaydı ki; bilimsellik bile önemli değildi. Önemli olan, o zamanki insanların bilgi ufkuna yanıt vermesiydi. O zamanki bilinemezlere verilen yanıtlar, bugün bize yetmiyor. Eskiden yer Tanrı’sına inananlar varken, bunlar bugün yoktur. Yer sarsıntısı olduğu zaman insan buna bir isim verdi: DEPREM.
Bu depremin nedenlerini hemen bilemezdi. Bu yersarsıntıları kendisi gibi bir çaresiz insan eliyle olamazdı.
Bu neydi, bunu yapan güç kimdi? Buna da bir isim bulmakta gecikmedi. Bunu yapan çok güçlü olmalıydı: Yer Tanrı’sı.

Yer Tanrı’sı yeri sarsabilirdi. Hafif sarsıntıları, bir uyarı, şiddetli sarsıntıları ise, cezalandırma gerekçesi saydı.
Cezalandırmaları kabullenemezdi.
Peki, ne yapmalıydı?
Bu güçlü ve görülmez ve görünemez yer Tanrı’sına adaklar adayıp, yalvarışlarda bulundu. Bu olağanüstü yer Tanrı’sı, insan seviyesine inip onlarla konuşamazdı ama onlara bir sinyal verebilirdi. Nasıl olsa insanlara zeka vermişti. Bu akıl boşu boşuna verilmemişti. İnsanlar çözmeliydiler. Bu Tanrı kızdırılmamalıydı. Bu güçlü, görülmez Tanrı her adağı kabullenemezdi. Sıradan bir adak olamazdı. Bu, insanlar için en değerli hediyeler olmalıydı:
Genç ve güzel kızlar.  Bu uğurda nice genç kızlar bu yer Tanrı’sına kurban edildi.
Bu gün biz depremlerin nedenlerini biliyoruz. Bu yer olgularına yalvarıp kurbanlar sunmuyoruz.
Bu yer Tanrı’sı bugün nerededir?
O gün bu yer Tanrı’sını yaratan insan, bu gün öldürdü.
Depreme yer Tanrı’sı diyen insan, bu Tanrı’yı kendisi yaratmadı mı?

BİR DELİNİN DÜŞÜNCELERİ adlı eserden alınmıştır.